
Bu yazı taşranın müzikle olan ilişkileri bağlamında bir bakış açısı oluşturması bağlamında, bir kısmı kişisel gözlemlerim, bir kısmını ise kaynakçada belirtilen eserlerden faydalanılarak hazırlanmıştır., özellikle ölüm olayı ve onun etrafında şekillenen dini müsiki türü olan mevlit ile halk müziği türü olarak ağıt üzerinde durulmuş, eğlence ve zaman geçirme aracı olarak kullanılan müzik türü bağlamında da canlı icra yerine stüdyo kaydı ve taşınması daha doğrusu yaygın eğlenme müziği bağlamında plak, rodya, kaset vb.bağlamında ele alınmıştır. Yazının son kısmında ise Opera örneğinden yola çıkılarak, genel kanının aksine taşran bazen merkezinde çok önünde olabileceğine bir örnek olması amacıyla yer verilmiştir.
Mevlid
Hz Muhammedi övmek onun üstün vasıflarından bahsetmek için yazılan şiirlere Hz. peygamberin sağlığında da rastlamak mümkündür.
İslam tarihinde Hz peygamberin doğum günü dolayısıyla törenler yapılmasına ilk olarak mısırdaki Fatımiler devrinde rastlanır. Bu devirde Hz. Muhammed, Hz. ali Hz Fatıma ve devrin halifelerinin mevlidleri tesid edilirdi. Devlet ileri gelenleri bir arada saraya gider, konuşmalar yapılır, günün önemi anlatılır, yemekler yenir, şeker dağıtılırdı. Ancak düzenlenen bu törenler halka mal olmuş bir bayram ve merasim değildir.
Halka mas olmuş mevlid törenlerinin ilk örneğine 604 12027-1208 de Erbil'de rastlıyoruz. Atabeğ Muzaferiddün Gökbörü tarafından düzenlenen mevlid törenlerine bir değil birçok memleket halkının katıldığı bilinmektedir. Gökbörü, iyi bir devlet bir devlet adamı olduğu kadar da iyi bir hükümdardı. Erbil’de düzenlediği törenler hatır ve hayale sığmayacak kadar büyük şenlikler olarak dikkati çekmektedir. Erbil'de mevlid şenlikleri hz.Peygamberin doğumundan çok önceleri başlardı.
Her yılın muharrem ayından başlayarak İran, Anadolu, Suriye ve başka Müslüman ülkelerden alimler, fakihler, sufiler ve şairler, Erbil’e gelir, Hz Muhammed’in doğumuna iki gün kala deve, sığır, ve koyunlar şehrin meydanlarında özel bir törenle kurban edilirdi. Kurban etlerinden yapılan yemekler üsöylenirdi. Bu törenler sırasında halka kıyafetler dağıtılır, sabaha kadar sema meclisleri yapılırdı. Bun şenliklere bizzat katılan İbnü kesir’ın verdiği bilgiye gre kendisininde katıldığı bir mevlid töreninde 5000 kızarmış baş, 10.000 tavuk 30.000 kap tatlı dağıtılmıştır.
Mevlit günlerinde tören ve şenlik yapma adeti Erbil’den yavaş yavaş ve çeşitli vesilerler İslam aleminin tümüne yayılmıştır.
Osmanlı İmaparatorluğunda Mevlid törenleri Süleyman çelebinin mevldinin yazıldığı tarih olan 812(1409-1410) dan sonraki yıllarda başladığı bilinmektedir. Mevlidin bayram olarak kutlanması ise 1910’dan sonradır. Bu tarihten itirbaden mevlid dini-milli bir gün olarak resimi bayram haline getirilmiştir. Ancak cumhuriyetin ilanından sonra bu bayram kaldırlmıştır.
Aslında peygamber efendimizin doğum yıldönümünü kutlamamak için yazılan Vesilet’ün Necat, aradan geçen bunca zamana rağmen , doğum, ölüm, sünnet, okula başlama, askere uğurlama, evlenme, kandil ve bayramlarda, ölüm ve ölüm yıldönümlerinde, temel atma törenlerinde, hac dönüşünde, yağmur duası sonrası vb. vesilerler okunmaya devam etmektedir.
Köylerde mevlitler daha çok uzun kış geç gecelerinde yatsı namazından sonra okunur iken, kadınlar için okutulan mevlitler ise ikindi namazından sonra okutulurdu.Şimdilerde köyler göç nedeniyle iyice boşaltıldığından ağırlıklı olarak öğle namazı akabinde mevlit ve ziyafet verilmesi şeklinde gerçekleştirilmektedir.
Ağıtlar
Yine üzerinde durulması gereken taşradaki bir musiki türü de ağıtlardır. Ağıtlar günümüzde artık pek rastlanmasa da çocukluk dönemimde ağıtların yakılışına canlı olarak tanık olma şansını da yakalamıştım. Ağıtlar tuhaf bir hüzün bırakmıştı çocukluk belleğimde, bir yanda cenaze ve onun için ağlaşanlar diğer yanda müzik söyleyen kadınlar.
Ağıtlar çoğunlukla kaleme alınıp yazıya dökülmedikleri ve söyleyenlerin ölümüyle de silinip gittikleri için içlerinden çok azı günümüze ulaşabilmiştir. Bugün artık pek çok gelenek gibi ağıt söyleme geleneği de yok olmayla karşı karşıyadır.
Oysa bir dönem ölen kimselerin ardından ağıt mutlaka ağıt yakılır, bu kişi sevilen ve nüfuzlu biri ise, birden fazla kişi tarafından da birden fazla ağıt da yakılırdı. Ve bu ağıtlar ağıdı yakanın adıyla tanımlanırdı.
Bunun yanında ağıt söyleyerek bir görevi yerine getirmek için de ağıt söyenlenlere rastlanır. Bunlar ölene fazla yandıklarını göstermek için, doğaçtan olmayan zoraki ağıtlardır. Bunlar bir geleneğin yerine getirilmesinden başka bir şey değildir.
Bununla ilgili en güzel örnek, Çerkezlerin anadoluya yeni. Yerleştikleri sırada özelliklede uzun yayla vb yerlerde Avşarlarla uzun süren kavgalara tutuşurlar. ancak Yıllar geçtikçe Avşarlarla Çerkezler birbirlerine komşu olurlar, dost olurlar. Böylece eski hır-gürlü dönem de gerilerde kalır. İşte tam bu sıralarda Pınarbaşı ilçesinin Çerkez Akviran köyünden tanınmış bir Çerkez Bey’i ölür. Çerkezler çok sevdikleri bu beyin anısını yaşatmak isterler. Avşarlar gibi ağıt söyleyemediklerinden bu konuda bir hayli şaşırırlar.Sonunda bunun çaresini bulurlar: Avşarların güzel ağıt yaktıklarını bildiklerinden, komşu Hassa köyünden Kamer Karı’ya (Kamer Alkan’a) başvururlar. Ondan beylerine ağıt yakması için ricada bulunurlar. Kamer Karı ünlü bir ağıtçıdır. İlk önce Çerkezlerin bu isteklerine karşı gönülsüz davranır, sonra da istenen ağıdı söyler. Söyler ama içinden de eski kavgalı günleri bir türlü unutamadığından, bu ağıdın son kısmını böyle bağlar:
Çerkez [Kasım Ağa’nın] Ağıtı
Kayseri’de yaşayan Afşar Türkmenlerinden Kasım Ağa’nın 1940’lı yıllarda Fahri Bilge tarafından derlenen ağıt ve hikâyesi şöyledir:
“Yaslıpınar köyünde Kasım adlı bir Çerkez ölmüş. Aile efradı, Avşarlara özenerek ağıtçı bir
Avşar kadını getirerek ağıt yakmasını istemişler. O da şunları söylemiştir:
1. Ne deyim de [ne] ağlayım
Ölü bizim olmayınca
Birer birer tükenir mi
Kırkar kırkar ölmeyince
2. Ağaçtan atına binmiş
Yönünü evine dönmüş
Kundup suyu erişmemiş
Ölmüş, Kasım Ağa’m ölmüş
3. Hastalıktan sızılıyor
Eve kâğıt yazılıyor
Yüreğinde sızısı var
Kundup suyun arzuluyor.”
Söz konusu ağıtta ölen kişi bir Çerkez beyidir. Pınarbaşı(Kayseri)’nın Çerkez Akviran köyünde ölen bir Çerkez beyi için aynı ilçenin Hassa köyünden Kamer Karı’nın söz konusu ağıtı söylediği kaydedilmektedir.2 Fakat bu ağıtta dörtlük sayısı birdir. Bu ağıtın zaman içerisinde Türkmenlerin yaşadığı İç Anadolu Bölgesinde yayıldığı ve çeşitlendiği anlaşılmaktadır. Tufanbeyli (Adana) ilçesinde aynı ağıtın “zalim bir Avşar beyi”nin ardından söylendiği görülmektedir.
Ağıtlar özellikle, ölen kişinin yakınları tarafından yakılır. Genellikle de kadınlar yakar, bu guruba çevrede ünlü ağıt yakıcılar da katılırdı. Ağıtlar ölü evden çıkmadan veya evden ayrıldıktan hemen sonra söylenirdi. Kadınlar ölü yatağının çevresine oturur ağıtı söyleyen kişi her beyiti veya kıtayı bitirdiğinde diğer kadınlar toplu halde seslerini yükselter, saçlarını başlarını yolarlardı. Cenaze evinden evlerine dönenler akıllarında kaldığı kadarıyla ağıtları başkalarına iletirlerdi.
Bazı kişilerin ünlü ağıtları 70 ve 80 yıllara kadar bazı kişilerin ünlü ağıtlarını köy köy dolaşarak kahvehane vb. yerlerde para karşılığında söylerlerdi.
Bazı halk ozanları da kağıtlara bastırdıkları veya kendi yazdıkları ağıtları, bunun yanı sıra Hz.Ali cenklerin ve Battal Gazi hikayelerini de satarlardı. Teyiplerin çıkması ve yagınlaşmasıyla kasetten çalanlarda yaygınlaşmştı. (Günümüzdeki halen bu geleneği, Çukurova bölgesi, Kayseri ve Maraş civarlarında Hacı Karakılçık, Gül Ahmet Yiğit’in kasetlerinde görmek ve yaşamak mümkündür.)
Ağıtlardan halk derlenmiş ve halk müziği repertuarına kazandırılmış güzel örneklerde halen keyifle beklide en çok da yakıldığı günkü duyguların hüznüyle dinlenmektedir. Bunlardan bir kaçını hatırlamak gerekirse Maraştan Bir haber geldi, Nevşehir Yöresinden Ayşemin Yeşil sandığı, Yozgattan Ziyamın Ağıdı, Tokat böligesinden Cemalım Eğeden Ümmü, Trakyadan Selanik, ve Arda boyları bunların güzel örneklerindendir.
Gramofon ve Plaklar
Geçen yüzyılın başında ülke fonograf veya gramofon adı verilen ilginç bir aletle tanışır. Türk halkı bu alete “söz söyleyen makine” ve “sedanivüs” adını yakıştırır. Bazı kişilerce sokak sokak dalaştırılarak halka dinletine bu alet 125 frank tan satışa sunulur.
Zeki çavdaroğlu gramafonun ülkeye ilk giriş tarihini Ekrem Talu’dan nakille “İstanbul’ a ilk fonografın 1896-1897 yılları dolayında geldiğini söyler. Bu fonografı Beyoğlu Parmakkapı’ da eczanesi bulunan meşhur kimyager Dellasuda Faik Paşa getirtmiştir.
İsteyen eczaneye girip bir kuruş karşılığında, ama o zamanın bir kuruşu gümüştendir. Bir veya iki kovan dinleyebilmektedir
O yıllarda Tantix isimliAlman ses teknisyeni, İstanbul’ da Yeni Cami önünde gramofon ve plak üzerine bir dükkân açar ve Türkiye’ nin ilk gramofon plak kayıtlarını burada gerçekleştirmeye başlar
İlk plaklar ise 1905 te Beka markası ile Türkçe ve Rumca olarak doldrulup satışa sunulmuş, bir yıl sonrada Odeon firması tarafından Türkçe, İspanyolca, Rumca plaklar piyasaya sürülmüştür. Ünlü plak firması Favorite (1907), Pathe ise 1909 da doğrudan Türkçe plaklar üretmeye başlamışlardır.. . 1911 yılına gelindiğinde ise Blumenthal kardeşler kendi adlarını taşıyan plak yapımına ferikoyde kurdukları fabrikalarında başlamışlardır. Başta Tamburî Cemil Bey olmak üzere, Hafız Âşir, Hafız Osman, Arap Mehmet, Hanende İbrahim, Tamburacı Osman Pehlivan gibi bir dönem öncesinin sanatçılarını kendisine bağlayan Blumenthal Biraderler Türk plakçılığının kurucularıdır. Tutarlı repertuar anlayışlarıyla pek çok sanatçının yetişmesinde ve pek çok türde müziğin günümüze ulaşmasında bu firmanın azımsanmayacak payı vardır.
Türkiye’de plaklar ve plak firmaları sahiplerinin ağırlığını gayri Müslimler oluşturuyordu. 1920 ve 1930 lu yıllar boyunca altın çağını yaşayan plaklar 1940lı yıllarda çıkarılan varlık vergisi sebebiyle sarsıntı geçirirler ve Türk Plak Sanayi ağır bir darbe geçirir.
Bu uygulama sonucunda, mesela :
“….’Sahibinin Sesi’, 1942 yılında Varlık Vergisi kurbanı olmaları sonucu büyük sarsıntı geçirmiş, 2,5 Dolar’ ın 1 Türk Lirası ettiği dönemde tam 1 milyon 760 bin 456 lira Varlık Vergisi ödemiştir…”
Halk müziği ve Tasavvuf müziği maalesef bu dönemde plaklarda kendine çok az yer bulabilmiştir. Halk müziği ve Tasavvuf müziği ancak cumhuriyetten sonra plaklara aktarılmıştır.
Yerel halk çalgılarıyla musiki icra etme eğilimi özellikle kasaba ve şehirlerde yerini alaturka sazlarla türkü çalmaya terk etmiştir. Halk çalgıları horlanıp küçümseniyor, şehir kültürünün ürünü olan alaturka sazlar halk musikisi icralarının “başaktörleri” konumuna geliyordu. 1900’lü yılların başından 1950’lere kadar süren bu uygulama, radyonun halk musikisi icrasında yerel çalgılara dönmesiyle yeniden eski orijinal halini alarak mahalli renklerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ancak burada bağlamaya büyük görevler üstlendirilmiş ve her türlü halk musikisi örneğini “bağlama tınısına uyarlama eğilimi baş göstermiştir.”
1948’de dünyada ilk 33’lük plâkların, 1950’de ilk teyp bantları imal edilip, satılmaya başlar. 1950’lerde Grafson firması ilk yerli sermaye olarak Türk müzik piyasasına girer. Aynı yıllarda ülkemizde 78’ lik plâkların devri kapanır. 1952 ’ de 45 ve 33 devirli plâkların sürümü başlayacak ve piyasamıza girmesi gecikmeyecektir.
Gramafon ve pikapların ülke genelinde yaygınlığını ile ilgili olarak ilginç bir örnekte : 1940 lı yılların sonunda rahmeti babam (kendi deyimiyle “bir çift öküz parası” vererek) Anadolu’nun en ücra köşlerinden birine tarosların zirvesinde bir köye gramafon u getirir. Fakat gerek plaklara ulaşmadaki zorluk, gerekse, plakların fiyatları nedeniyle bir sür sonra satmak zorunda kalır.
Yukarıdaki sıraladığımız sorunların yanı sıra pikaplara ise ayrıca birde pil bulma zorluğu bu alandaki talebi olumsuz etkilemiştir.
“…1950’ ye kadar, taş plâk ve gramofon Türkiye’ de beklenenin üzerinde satılmıştır. Bunda Bütün dünyada radyo verici istasyonları geliştiği ve yaygınlaştığı halde Türkiye’ de gelişmememesi etkili olmuştur . Ayrıca radyolarda Müzik olarak Batı müziği ağırlıklı yayın yapılıyordu. Halk bundan bir şey anlamıyordu. Müzik başlayınca hemen radyosunu kapatıyordu. Gramofon ve taş plâklar kurtarıcı olmuştu. 1950’den itibaren tedrici olarak radyo istasyonları yaygınlaştı, güçleri artırıldı. Müzik yayınlarında Türk müziği ağırlık kazandı”
Teyp ve kasetlerin ortaya çıkıp yaygınlaşması, ardından cdlerin ortaya çıkması plakların Egemenliğine son verecektir.
Ancak bu dönemde de devletin müzik üzerindeki düzenleme geleneğinden vazgeçmemesi halkı farklı arayışlara yönlendirecek, insanlar bazı müzik türlerini dinleyebilmek için çeşitli ülkelerin propoganda amaçlı Türkçe yayın yaptıkları radyoları dinleyeceklerdi. Örn BBC Türkçe, Amerika’nın Sesi Moskova, Budapeşte, vb. (bu yazının yazdığı tarihin Türkçede yayın yapan BBC ve Amerika’nın sesi Radyolarının Türkçe yayınlarına son vermeleri açısından da ilginç bir döneme rastladı)
KASET ÇAĞI
1965 yılında Philips’in compact audio cassette ismiyle piyasaya tanıttığı kaset formatı, Türkiye’ye ’70’li yılların ortalarında gelmiş ve yavaş yavaş 45’lik ve 33’lüklerin tahtını ele geçirmiştir: “(...) 1974 yılında kasetten kasete hızlı kayıt yapan makinalar ithal edilir ve 1976 yılında Plaksan, yerli kaset üretimine başlar. Bu da kaset tüketiminin hızla yaygınlaşmasını getirir.
Artık “kaset çağı”na girilmiş ve piyasayı Kervan, Yavuz, Plaksan, Sabra (sonradan Raks), Kamel gibi firmalar ele geçirmeye başlamıştır. Bu dönemde özellikle arabesk kasetlerinin satışları artar. “(...) arabesk her şeyden daha fazla, Türkiye’nin 1970’li yılların ortalarından itibaren yükselişe geçen kaset sanayinin yarattığı bir üründür. 45 devirli plak ve uzunçalarlardan farklı olarak, kaset teknolojisi göreli olarak ucuz ve esnekti; yani talebe hızlı yanıt vermeyi mümkün kılıyordu.
Bu dönemde gurbetçilerin yurda dönerken yanlarında yatık 6 tuşlu teyip ile yine yurtdışında yayın yapan turkofon, minareci vb gurbetçilerin kurduğu firmaların basmış olduğu kasetleri yanlarında getirdikleri dönemdir. Yanık yanık türkü tadında başlayan bu dönem yerine arabeske terk edecektir. Bu dönemde öne çıkan isimleri kısaca hatırlarsak Yüksel Özkasap, Nurcan ve Gülcan Opel Tülay Özer, Mine Koşan, Yunus Bülbül, vd.
Radyolar
Türkiye’de ilk radyo yayınları operada olduğu gibi özel şirketlerce kurulmuş ve işletilmişlerdir. İlk radyo kumru fikrinin İleri gazetesi sahibi Sedat Nuri bey orataya atar ve bu düşüncesini Emekli bir asker olan Hayrettin (Hayreden) beye açar oda bu konuyu iş bankası genel müdürü Celal (Bayar)’a iletir. Celal Bayar’da bu teklifi Mustafa Kemal Paşaya iletir ve böylece heyet bir rayda alıcısı cihaz ile Çankaya köşküne çıkarlar. Radyonun kültür ve propoganda konusundaki önemli rolünü dikkat çeken Mustafa Kemal paşa derhal bir verici istasyonun kurulmasını emreder.
Ve Böylece İş bankası, Anadolu Ajansı, Sedat Nuri ve daha bazı özel şahısların iştirakıyle “ Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi” kurulur ve Türkiye de radyo yayını özel müteşebbis tarafından 10 yıllık özel izinle biri Ankara diğeri İstanbul olmak üzere 10 yıllık bir izinle 27 nisan 1927 tarihinde rodya yayına başlarlar.
Radyo abone sistemi ile çalışıyordu ve 1936 yılında radyonun abone sayısı 9.043 idi ancak kaçak alıcılar ve abone sayısının yetersizliği nedeniyle şirket mali sıkıntılara girince devlet sözleşmesini uzatmaz ve 2 temmuz 1938 der Ankara radyosu yayına geçer. 1949 yılında İstanbul ve 1950 yılında İzmir radyoları açılır.
1959 yılına gelindiğinde 1.195.889 radyo abonesine ulaşılır. Ençok abonesi olan il o tarihte İstanbul (323.709) iken en az abonesi olan Hakkarinin ise abone sayısa sadece 450 dir.
Ankara, İstanbul ve İzmir Radyolarından sonra 1964’te açılan Van İl Radyosu’ ardından
1967’de Erzurum, 1968’de Çukurova’nın Sesi Radyoları yayın hayatına merhaba der ardından Antalya ve Trabzon Radyoları güçlü birer vericiyle bölge radyosu olarak yayına geçmiştir
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi paganda amaçlı yayın yapan yabancı ülke radyolarının etkinliğini azaltmak. İçin 1952 yılında polis radyosu kurulur. Zira TRT nin yayınlamadığı (yasakladığı) müzikleri yayınlayan bu radyolarla aynı müzik türlerine yayınlayan polis radyosu büyük bir ilgi görür.
1962 yılında meteorolojinin sesi radyosu yayına başlar, radyo hava durumu ve metorolojik bilgiler yayınlamaktadır.
Ancak her iki radyoda o o denemde tekel konumunda olan TRT’ın çok az verdiği veya hiç yer vermediği hak müziği, ardından, arabesk müzik ve en nihayet TRT’nin “Türkçe sözlü hafif müzik” olarak nitelendirdiği popüler müzikleri yayınlamaları ile ünlenirler. Kısa dalgadan yayın yapan bu radyolarda her ne kadar çalınan müzik pek çok sesin karışması ile zaman zaman duyulmayacak hale gelsed e, o danem halkın gözdesi haline gelecektir.
Her iki radyoda halen yayınlarına devam etmektedir.
Her ne kadar ik radyo da çizgi dışı müzik yayını yapsalarda o dönem yabancı radyoların etkisin kıramamışlardır. (Abimin dinlediği haftada 2 gün yayın yapan Budapeşte radyosundan dinlemiştim ilk kez Zülfü Livaneli’ni ve Selda Bağcan’ı) Bugün halen günlük yarım saat’e sıkıştırılan Çerkezceyi Moskovanın sesi radyosu haftada 2 gün yayınlamıştır.
Metoroljinin sesi, polis radyosuna daha sonra Kıbrıs ortadalgadan yayın yapan bayrak radyosu eklenir özellikle Salı ve Perşembe günleri yayınladığı istek programı Anadolu taşrasının en çok rağbet ettiği programlardandır.
Televizyonun yaygınlaşması
1980 lerde elektirik kullanımının köylere kadar yaygınlaştırılmış olması televizyon çağını başlatmıştır. TRT’nin müzik konusundaki katı tavrı o dönemlerde de devam etmiş, Bir dönem Türk sanat müziği ve popüler müzik büyük ivme kazanmıştır. Ancak halen kasetler altın çağını özelliklede arabesk müzik taşra ve varoşlarda egenliğini ilan etmişti. 80 ler 70lerde başlayan arabek müzik furyasının tavan yaptığı dönemlerdir. Artık Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses en ücra köylere kadar ulaşmıştır. Bunların yanı sıra o dönem küçükler furyası da başlar, Küçük Ceylan ve Küçük Emrah bu dönemin öne çıkan iki ismidir. Bu yıllar aynı zamanda adına “özgün müzik” denen müzik türünün de özellikle Ahmet Kaya’nın şahsında tüm Türkiye ile tanıştığı bir dönemdir.
Digital Medya Çağı
90 lı yıllar TRT’nın Radyo ve TV’de tekel olma dönemiin bittiği yıllara rastlar. Bu dönemde FM bandından yayın yapan radyoların yanı sıra 24 Saat Müzik yayını yapan Tv’lerde çok ucuza bir digitil alıcı sistemi ile izlemeyi mümkün hale getirdi. Bu dönemin en akılda kalan özelliği sanırım halk müziğinin yeniden keşfedilmiş olması dır. Halk müziğinin geç müzisyenler tarafından yeniden icra edilmesi kadar, kullanılan sazlardaki çeşitlemelerden ( Özellikle Adil Arslan’ın Söz ve Orkestra İçin semahlar isimli albümündeki Haydar haydar isimli bestesi akılda en çok kalan düzenlemelerden biridir.)yeniden türkü formunda yazılıp bestelenen eserlere uzanan bir yenilenme ve atağa kalkma şansı yakalamıştır. Özellikle Özhan Eren’ın Kara tren isimli bestesi ve Turnalara tutunda gel isimli eserleri bugünde hala 100 yıllık türkülerimiz kadar sevilip dinlenmektedir.
Digtal çağın her şeyi “kolay ulaşılabilir/taşınabilir” hale getirmesi müzikleri ülkenin her yanına ulaştırma ulaştırma hatta tüm dünyaya yayma şansı getirmiş olsa da sektöre de korsan yayıncılığa da aynı şansı vererek sektöre büyük zarar vermiştir.
Opera
Osmanlı döneminde, tiyatronun değişik nedenlerle bir takım zorluklarla karşı karşıya kaldığını görmekle beraber, tiyatro yine de bir kültür faaliyeti olarak değerlendirilmiştir. Cumhuriyetin, Türk kültür, sosyal ve medeni hayatında meydana getirmiş olduğu bir takım değişikliklere bağlı olarak tiyatro, asıl kimliğini bulmaya başlamıştır. Trabzon’da bu yeniliklerden nasiplenme, hatta bu yeniliklere öncülük etme şansını yakalamıştır. 1920 yılındaerkek ve kadın topluluğu önünde ilk kez kimliğini gizlemeden, açık bir şekilde bir Türk kadını olarak Afife Hanım’dan sahneye çıkması istenir. İlk bakışta sıradan bir olay gibi algılanan bu durum, aslında Türk tiyatrosu için bir devrim niteliği taşımaktadır. İlk defadır ki, bir Türk kadını kendi kimliğini gizlemeden, kendisine layık olmayan bir davranıştan kurtulup, Türk kültür hareketi de dinsel ve töresel tabuların üzerine çıkmıştır. Böylece Türk kadını hak ettiklerinden bir parçasını elde etme mutluluğunu yakalamıştır. Artık Trabzon’un sosyo-kültürel yaşantısında tiyatro bir tutku halini almıştır. Opera Türk tiyatro severler için çok yeni olmasına rağmen, 1911 yılında henüz İstanbul’da dahi operadan söz edilmezken Trabzon’da eski Yıldız sinemasında opera temsillerinin verildiği bilinmektedir. Hatta söz konusu yıllarda bir şirket tarafından belediye ile anlaşmak suretiyle opera ve tiyatro binası olarak Turan sineması yapılmıştır. Bu bina uzun yıllar opera ve sinema sanatseverlerine hizmet vermiş ve değişik nedenlerden dolayı 1954 yılında bu bina yıkılmıştır.
Yukarıda alınta yaptığımız Enver Uzun’un tebliğinde ifad ettiği gibi bu yüzyılın başında ilk opera binası Trabzon’da kuruluş ve işletilir;:üstelik özel sektör tarafından. Yazarın ifadesine göre Trabzon o dönemlerde kahvehanelerde para karşılığında tiyatro oynatılan Osmanlının bir taşra şehridir. Trabzon tarihi üzerine yazı yazan pek çok yazarın da ifade ettiği gibi 1920 lerde Trabzon’da yaklaşık 20 civarında sinema salonunda sinema ve tiytaro oyunları gösterime sunulmaktadır.
Dolayısıyla taşradan bahsederken Trabzon örneğinde olduğu gibi yüzyılın başında jeneratörlerle elektrik üreterek opera gösterisi sunan bir taşra ile elektriğin ancak yüzyılın sonunda (1980) ulaştığı ve radyo ve “alamancı teybi”nden başka enstuman görmeyen Anadolu taşrasına kadar geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Müzik, sinema vb alanlardaki gelişmelere karşın halen Tiyatro’nun hali ortadadır. Sanırım bugün sayın Uzun’un 1900 lü yıllarda gösterildiğini ifade ettiği oyunların yarısı kadar oyun Trobzon’da gösterilmemektedir.
Son olarak şunu söylemek mümkündür tek bir taşra olmadığı gibi, bazen merkezi bile geride bırakan taşradan da sözetmek mümkündür.

0 Yorumlar